Atatürk 23 Nisan 1920’de çocukların haklarının bilincinde olarak, onlara haklarının simgesi olan Bayram’ı hediye etti. Birleşmiş Milletler ise bundan 69 yıl sonra Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi imzaya açabildi. 23 Nisan’ı, çocukların hakları üzerine düşünmemiz gereken bir gün olarak düşünüyorum. Çocuklarımız Bayram’ın keyfine varırken, toplum tüm yetişkin yurttaşlarıyla, kamu kurum ve kuruluşlarıyla, özel sektörüyle, serbest çalışan uzmanlarıyla ve sivil toplum kuruluşlarıyla çocuklarımız haklarından ne kadar faydalanabiliyor, neler yapılması gereklidir diye kafa yoruyor olmalı.
Avrupa Birliği’nin kapısını zorlamakta olan Türkiye’de çocukların korunma, yaşama, gelişme ve katılım hakları açısından tablo pek de parlak görülmüyor maalesef. Çocukların yüksek yararı için olması gereken koşulların ülkemizde hala oluşmamış olduğunu söyleyebiliriz. Çocuk istismar ve ihmalinin önlenmesine yönelik sağlıklı sosyal politikaların oluşturulması için resmi makamlar durum tespiti yapmalı, eksiklikler ve sorunlar belirlenmelidir. Töre cinayetleri ve aile baskısı sonucunda meydana gelen çocuk intiharları özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde devam etmektedir. Bulgular intiharların sebeplerini zorla evlilik, aile içi şiddet ve sosyal yoksulluk olarak göstermektedir. Ancak konuyla ilgili güvenilir veri mevcut değildir. Çocuk intiharları, özellikle Güneydoğu’da yeterince soruşturulmamaktadır. Yine Güneydoğu’nun bazı bölgelerinde kız çocukları hala doğumla birlikte nüfusa kaydettirilmemektedir. Bu durum, zorla evlilik ve töre cinayetleriyle mücadeleyi güçleştirmektedir. Aile içi şiddete maruz kalmış veya töre için kurban seçilmiş kız çocukların korunmaları ve rehabilite edilmeleri için uzmanlaşmış kurumlar mevcut değildir, sığınma evleri sayısı azdır. Meclis tarafından 2004 yılı Temmuz ayında kabul edilen Yerel Yönetimler Kanununda yer alan hükümler henüz tam olarak uygulanmamaktadır. Nüfusu 50.000’in üzerinde olan tüm Belediyeler, sığınma evi sağlamakla yükümlüdür.
Özellikle kız çocuklar eğitimsizlik ve yüksek okuma-yazma bilmeme oranı yüzünden ayrımcı uygulamalara maruz kalmaktadır.
Sokak çocukları, çocuk yoksulluğu ve çocuk işçiliği günümüzde hala önemini koruyan sorunlarımızdır. Türk İş Kanunu, 15 yaşın altındaki çocukların çalıştırılmasını yasaklamaktadır ancak, yürütmede aksaklıklar mevcuttur.
Malatya’da Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na (SHÇEK) bağlı bir kurumda çocuklara kötü muamelenin ortaya çıkması, Türkiye’deki çocuk koruma sisteminin eksikliklerini ortaya koymuştur.
Özürlü çocukların özel eğitim almasına yönelik mevcut kurumların kapasiteleri ve standartları olmadığı gibi, özürlü çocukların eğitime katılma oranları da düşüktür.
Özellikle kırsalda çocukların ruh sağlığı konusunda yeterli hizmet verilmemektedir. Aileleriyle birlikte yaşayan bu durumdaki çocuklara verilen Devlet yardımları yetersizdir. Mevcut rehabilitasyon merkezleri çoğunlukla altyapı ve nitelikli personel sıkıntısı yaşamaktadır.
Her geçen gün hızla artan; çocuğa yönelik fiziksel ve cinsel istismar olguları, çocukların sokağa düşmeleri ve suça itilmeleri ve madde kullanımları, ciddi problemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğitimle ilgili yapılan çalışmaların ve yurttaşların eğitime verdiği desteğin, çocuklara büyük travmalar yaşatan, sosyal hayata yansımaları çok olumsuz olan bu tür istismarlara verilmediği uzmanlarca bilinen bir gerçektir. Çocuk istismarı ile ilgili kesitsel çalışmalar olmakla birlikte geniş örneklemli, kapsamlı araştırmalar mevcut değil. İstismar toplumda aslen ayıplandığı için ve bazı türleri suç kapsamında olduğu için de doğası gereği gizli tutulmaya çalışılıyor. Böylece çoğu olgu ortaya çıkmadığı gibi kamuda mevcut veriler de kamuoyunun bilgisine düzenli ve güncel olarak sunulmuyor. Hastaneler ve adliyelere yansıyan olgulardan da gerçekçi bir sonuç elde etmek mümkün değil. Çünkü, çoğu kez buradaki kayıtların “kaza sonucu yaralanma veya ölme” şeklinde tutulduğu bilinmektedir. Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre yılda ortalama 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğramaktadır.
Sosyo-ekonomik yoksulluk ve kırsaldaki güvenlik sıkıntıları nedeniyle yoğun göç hareketlerinin yaşandığı ve göç alan merkezlerde entegrasyon ve destek hizmetlerinin verilmediği ülkemizde çocuklarımızın yoğun risk altında oldukları kabul edilirken ve bu çocukların sokağa düşme oranları giderek artarken Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde sadece 28 ilimizde toplam 540 yatak kapasiteli Çocuk ve Gençlik Merkezi bulunmaktadır. Yetersiz kapasitenin yanı sıra buralarda çocuklara veilen hizmetlerin çağdaş standartların çok altında olduğu, Malatya örneğinde olduğu gibi kurum bakımı altındaki çocukların da ihmal ve istismar edilebildikleri, gözlemlenmektedir.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun performansı son derece sınırlıyken, genel tutum çocukla ilgili her türlü hizmetin sadece Sosyal Hizmetler tarafından üretilebileceği yönündedir. Kurum’un sivil toplum ile işbirliği ise bir kaç göstermelik çalışmanın dışında sivil toplumdan ayni ve nakti bağış kabul etmesiyle sınırlıdır. Dünyada çocuklara bu tarz hizmetleri yerel yönetimler ve uzman sivil toplum kuruluşları sunmaktadır. Özellikle çocuklara yönelik kurulması gereken mekanizmaların kurulması konusundaki yetersizlikler ön plana çıkmakta. Buna en büyük örnek Çocuk Mahkemeleridir. Bugüne kadar tüm merkezlerde kurulması gereken Çocuk Mahkemelerinin sadece 11 adet olması hayal kırıklığı yaratmanın da ötesinde çok vahim bir boyuttur. Suça itilen çocuk sayısı yılda % 5–10 oranında artarken, yılda yaklaşık 125.000 çocuk mahkemeye çıkarılırken, Adalet Bakanlığı’nın öncelikleri içinde bu konunun yer almaması gerçekte Bakanlığın çocuğa bakış açısını yansıtan bir durumdur. Tüm bu olumsuz tabloya ve yüksek sayısal verilere rağmen Devletin her geçen yıl genel ülke bütçesinden azalan oranlarda Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na pay ayırdığı görülmektedir. Bu senenin bütçesinde her yıldan daha az olarak ancak genel bütçenin % 0,17 gibi bir oranın ayrılmış olması bu konudaki en çarpıcı görünüm olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan, özellikle çocuğun tek başına birey olarak değerlendirilebilmesine yönelik temel bakış açısının noksanlığı dikkat çekmektedir. Bununla ilgili en iyi gösterge çocuğun katılım hakkının olmamasıdır. Çocuk kendisiyle ilgili hiçbir kararı alma ve bu karara katılma hakkına sahip değildir. Çünkü çocuk ile ana babası arasındaki durum velayet ilişkisine değil, velayet hakkına dayanmaktadır. Türkiye’de velayet hala yetişkinlere çocuklar üzerinde hak veren bir statüdür. Başka bir deyişle çocuklarla ilgili kararları anne-baba çocuğa danışmadan, kendi başlarına verirler. Çocuğun toplumsal yaşamda da katılım eksikliğine en iyi örnek çocuğun sendika üyesi olabilmesi için 16, dernek üyesi olabilmesi için ise 18 yaşına gelmesi gerekmektedir. Çocuk derneklerinin kurulması yasa olarak müsait olsa da bu yasa çocuklar arasında bilinmemektedir. Çocukların okul yönetimine katılımları da özel konumları bakımından yeterli değildir. Tüm bunlar çocuğun bir birey olarak kabul edilmediği ve onun yetiştirilmesine yönelik yeterli yatırım ve girişimin olmadığı sonucunu getirmektedir. Türkiye’nin en büyük problemi bir çocuk politikası geliştirmemiş olması, sadece günlük tedbirlerle durumu idare etmeye çalışmasıdır. Çocuk politikasının belirlenerek en azından kısa ve orta dönemli stratejilerin oluşturulması gerekmektedir. Çocuk politikasının olmaması en büyük eksikliklerden birisi olarak dikkati çekmektedir.
23 Nisan 2007 gününde hala çocuk haklarının Türkiye’de yaşama geçmemiş olduğu görülmektedir.