Hayatın Işığı Altında..

ışık tutmak için: ziranbula

Pollyanna (Eleanor Porter)


1907’de Eleanor Hodgman Porter, Miss Billy adlı genç kızın öykülerini anlatan üç kitap yayımladıktan sonra bir başka kızın, Pollyanna Whitter’ın öyküsünü yazmaya karar verir; bu, bir çocuk klasiğinin doğduğu andır. Pollyanna 1913 yılında okuyucu ile tanışır tanışmaz övgülerle karşılaşır. Anne ve babasını kaybetmiş olan Pollyanna, Beldingsville adlı küçük kente, teyzesinin yanına gider. Asık suratlı, işgüzar, dediğim dedik, sevgisini gizlemeyi erdem sayan bu kadın, Pollyanna’nın herkese bulaşan iyimserliği karşısında bocalayıp duracaktır. Pollyanna dertli, yalnız, hasta, karamsar, hayattan umudunu kesmiş insanlara “bardağın dolu olan yarısını” görmeyi öğretecektir. Sinemaya, çizgi filmlere ve tiyatroya uyarlanan bu çocuk klasiğinin küçük kahramanının adı; iyimser, en olumsuz durumda bile mutluluk bulan ve saçan, biraz da mutlu olduğuna kendini ve çevresini inandıran insanların davranışlarını tanımlayan “polyannacılık” kavramını bizim dilimize bile sokmuştur. Tünelin ucundaki ışık.

Değirmenimden Mektuplar (Alfonse Daudet)


Fransız yazar, (13 Mayıs 1840 – 17 Aralık 1897)

Naturalizm akımının temsilcisidir. Sapho, Değirmenimden Mektuplar eserleriyle ünlüdür. Ayrıca Jack diye ünlü bir dünya klasiği vardır. İyi bir eğitim aldıktan sonra Alais Koleji’nde “etüt denetleyicisi” olarak görev yaptı. Edebiyat alanında çalışmalar yapmak üzere Paris’e gitti. İlk defa “Les Amoureuses (Aşık Kadınlar)” (1858) adlı şiir kitabıyla tanındı. Değirmenimden Mektuplar kitabıyla adını dünyaya duyurmayı başardı.

Devamını okumak için tıklayınız »

Hikayeler (Anton Çehov)


HİKAYELER

Söğüt Ağacı:

B ve T. kasabaları arasındaki bozuk posta yolunda derenin kıyısındaki Andreyev’in, kendisi gibi yaşlı söğüt ağacına yaslan­dığı için ayakta durabilen değirmeni ve iki kişilik kalın gövdeli söğüt ağacı vardır. Bu ağaç, sadece değirmene değil, yaşlı Arhip’e de arkadaştır. Arhip, gündüz balık avladığı söğüdün dibinde, gecede oturur durur.
Otuz yıl öncesiydi. Arhİp yine oturmuş balık avlıyordu. Pos­ta arabasının geldiğini gördü. Ancak, her zaman yerinden daha ilerde duran arabanın sürücüsünün yanındaki postacıyı elindeki demirle vurup öldürdüğünü, sonra da arabadaki çantayı alıp, söğüt ağacının kovuğuna soktuğunu, sonra da, kendisine de bir­kaç tane vurup “imdat” diye bağırdığını işitti. Bu olaydan bir hafta sonra, soruşturmacılar gelip, bir şeyler konuşup, yazıp gittiler. Arhip korkudan tir tir titriyordu. Bir hafta daha böyle geçti. Arhip, çantayı kaptığı gibi ilçenin yolunu tuttu. Tarif edilen bir binaya girdi, durumu anlattı. Çantayı elinden alıp, biraz sonra hafiflemiş olarak geri verdiler ve “yanlış gelmişsin, şu binaya git” dediler. Gösterilen binaya gitti, yine ilgilenmediler. “Çantayı bırak, git” dediler. Denileni yaptı. Söğüt ağacının dibine geldiğinde, arabacının ağacın kovuğunu karıştırdığını gördü. Arabacıya yaptıklarını anlattı. O da, onu dövmeye başladı. Sonra da, bir daha oradan ayrılamadı. Aylarca, Arhip’le beraber değir­mende kaldı. “Vicdan azabından ölüyorum” diyordu. Arhip, onun koluna girip karakola götürdü. Karakolda, “git başımızdan, o cina­yetin faüi bulunamadı, dosyayı kapattık” diyerek kovaladılar. Araba­cı, baktı ki başka çare yok, nehre atlayarak intihar etti.

Devamını okumak için tıklayınız »