Hayatın Işığı Altında..

ışık tutmak için: ziranbula.

Anadolu’nun Adım Adım Fethi


Çeşitli gaileleri ortadan kaldırıldıktan sonra, imparatorluk merkezini İsfahan’a nakleden Melikşah’ın geniş ölçüde fütûhatı başladı. Malazgirt savaşından sonra ülkesine gönderilen Romanos Diogenes’in ölümü üzerine, Alp Arslan’ın Anadolu’nun fethi hakkında verdiği emir tatbik ediliyordu. Kutalmış’ın oğulları Süleymanşah, Mansur, Alp-İlig, Dolat maiyyetlerindeki kuvvetler ile, Artuk Bey ve Tutak v.b. gibi Türkmen reisleri de kendilerine bağlı Türkmenler’le Anadolu içlerine doğru hareket halinde idiler.

Bu faaliyet artık geçici bir istilâ olmayıp, tamamiyle ele geçirme, bir vatan kurma mahiyetini taşıyordu. Türk kuvvetleri her gittikleri yerde koruma tedbirleri alıyor, işgallerini genişletiyor ve çeşitli bölgelerden batıya doğru ilerliyordu.

Bizans İmparatoru Mikhael VII. tecrübeli nâzırı, aynı zamanda amcası İoannes Dukas sâyesinde tâcını muhafaza edebilmiş, meşhur âilelerden Komnenoslar’la arayı düzeltmiş, hattâ teyzesinin kızını İzak (İsaakios) Komnenos’la evlendirmek suretiyle sağlam bir birlik kurmaya muvaffak olmuştu. Memleket müdafaasını kuvvetlendirmek için, Türkler’e karşı kullanılmak üzere “Ölümsüzler” (İmmortel) adı ile yeni birlikler teşkil edildi.

İmparator doğu orduları kumandanı tâyin ettiği İzak Komnenos’u Türkler’i geri atmakla vazifelendirdi. İzak’ın yanında, sonra imparator olan, kardeşi Aleksios da bulunuyordu. Sergüzeştçi ve disiplinsiz dört yüz kadar ücretli Frank’tan kurulu maiyetiyle Frank savaşçılardan Urselius’un iltihak etmesiyle takviye gören Bizans ordusu Orta Anadolu’ya hareket etti. Kappadokia (Kayseri)’ya geldikleri zaman, bir Frank askerini cezalandırmak isteyen başkumandan İzak’a karşı Urselius cephe aldı ve bütün kuvvetlerini toplayarak, Sivas’a doğru yollandı. Rastladığı küçük bir Türkmen müfrezesini bozdu, yoluna devam etti.

Geceleyin onun ordugâhtan ayrılmasına engel olmayan İzak, ertesi gün âsiyi yakalatmak üzere kardeşi Aleksios Komnenos’u takibe göndereceği sırada, bir Türk ordusunun yaklaşmakta olduğu duyuldu. Türkler öteden beri savaşlarda keşif işine fazla ehemmiyet verdiklerine göre, Urselius ile biraz önce çarpışan kuvvetlerin arkadan gelmekte olan asıl ordunun gözcüleri olması muhtemeldi. Nitekim Kayseri’de ana kütle ile vuku bulan çetin savaşta “cesarette olduğu kadar sayıca da üstün” Türk ordusu karşısında Bizanslılar dağıldılar.

Başkumandan İzak esir edildi, karargâhı kuşatıldı. Fundalıklar içine kendisini dar atan Aleksios Komnenos canını kurtarmağa, tek başına ve yaya olarak Ankara’ya varmağa muvaffak oldu. Ancak orada kardeşinin Türkler elinde, hayatta olduğunu ve fidye miktarını öğrenebildi. Derhal İstanbul’a gitti, para tedarik etti, dönüşünde Ankara’ya uğradı. Kalede kardeşleriyle karşılaştı: İzak Kappadokia’da fidyesi için biraz para tedarik ederek ve geri kalan kısmı için rehineler bırakarak serbest kalmış ve buraya gelmişti.

İki kardeş yanlarında yetmiş kadar atlı olduğu halde İstanbul’a doğru yola koyuldular. İzmit civarında iki yüz kişilik bir Türk birliğine rastladılar. Maiyet efradını fedâ etmek bahasına Komnenos’lar burada da yakalarını sıyırmak imkânını buldular ve İstanbul’a ulaştılar. Doğu orduları başkumandanı İzak ile kardeşi Aleksios böylece alkışlar arasında, Bizans başkentine girmişlerdi!

Daha 1072-1073′te, yâni Selçuklu İmparatoru Sultan Melikşah’ın henüz amcası Kavurd ile meşgul olduğu sıralarda, Türkmen boylarının, Ankara, hattâ İzmit havâlisinde dolaşabilmeleri dikkat çekici bir durumdu. Yukarıda bildirildiği üzere, Bizans’taki iç anlaşmazlıklar yüzünden Anadolu halkı ihmal edilmişti. Buna doğuda Ermeniler’in, râfizî hıristiyan olan Pavlikyan’ların hiyaneti ile imparatorluktaki büyük feodal âilelerin tahakkümünü ve uzun zamandan beri harplerden yorgun düşen köylüden zorla toplanan ağır vergileri de ilâve etmek lâzımdır.
Onun için, esir durumunda olan ahalinin kendilerine dokunmayan, işgal edilen yerlerde halkı soymayan ve daha ziyade stratejik mevkilerle zengin çiftlikler ve mâlikâneler arayan Türkler’e bir nevi kurtarıcı gözüyle baktıklarını tahmin etmek güç değildir. Bütün Anadolu ahalisinin ardı arkası gelmez Türk akınlarından dehşete düşerek, tarlalarını, otlaklarını terk edip şehirlere, kalelere sığındıklarını ileri süren araştırmacılar mübalâğaya sapmış görünüyorlar. Türk süvarileri müfrezeler hâlinde gezerlerken halk, bizzat efendileri tarafından rahatsız edilmediği takdirde, pekâlâ kendi işiyle meşgul olabiliyordu. Meselâ İzmit civarında Komnenos kardeşlerin bulundukları şatoyu Türkmenler’e, tarlasında çalışan yerli bir köylü haber vermişti.

Sivas’ta Urselius’un kuvveti gittikçe büyüdü. Galatia (Ankara) ve Kappadokia bölgelerini yağmalıyor, köyleri, kasabaları zorla işgal ve tahrip ediyordu. Bu hâl imparatoru, yahut bu gibi şeylerle fazla meşgul olmayan imparatordan ziyade, hadım Nikephoris’i endişeye düşürdü. Bilgin, hatip, saray işlerinde mükemmel yetişmiş, fevkalâde kurnaz ve hilekâr bir kimse olan Nikephoris eski nâzır, dürüst İoannes Dukas’ı Anadolu’da inzivaya çekilmeğe mecbur etmiş ve kendisi nâzırlık koltuğuna oturmuştu.

Grek kaynakları bu adamın aynı zamanda paraya son derece düşkün olduğunu, mâliye işlerini bizzat eline alarak müthiş vurgunculuk yaptığını kaydediyorlar. Nikephoris, Urselius’a karşı gönderilecek kuvvetlerin başına, mevkiinden uzaklaştırılmış olan İoannes Dukas’ın tâyini hususunda imparatoru ikna etti. Bu suretle hem Bizans topraklarını müdafaa ettiği için öğünmek, hem de, harekât sırasında nasıl olsa hırpalanacağını bildiği İoannes’in itibarını sarsmak istiyordu. Gerçekten Sakarya nehri üzerinde (Sivrihisar civarı) Zompi köprüsü yanındaki savaşta, Bizans ordusu mağlûp ve İoannes, Urselius tarafından esir edildi. Bütün o havâliyi Urselius hâkimiyetine aldı (1073).

Bu başarılarla ihtirası kabaran Frank reisi imparatorluğa fiilen hâkim olmak ümidine kapıldı. Elinde mevkuf bulunan İoannes Dukas’ı imparatora karşı kullanmağa karar verdi ve onu, muhalefetine rağmen, imparator ilân ederek İstanbul üzerine yürüdü. Chrysopolis (Üsküdar)’i ateşe verdi. Yangını karşı sahilden seyreden Mikhael VII. korkusundan Urselius ile anlaşma çareleri ararken, hakikatte ondan daha çok endişelenmesi icabeden Nikephoris doğrudan doğruya Türkler’e müracaatı uygun buldu. Zira âsiler, mâneviyatı bozuk imparatorluk orduları ile değil, ancak Anadolu’yu büyük bir azimle adım adım zaptetmekte olan Selçuklu Türk kuvvetleriyle ortadan kaldırılabilirdi.

Anadolu’nun fethine memur edilmiş ve Sultan Melikşah’tan, zaptedecekleri memleketlerin menşurunu almış olan Kutalmışoğulları bir taraftan, diğer taraftan da sultanın emri ile aynı bölgeyi açmakla vazifeli Artuk, Tutak, Afşin, Dilmaçoğlu v.b. beyler yukarıdaki hâdiseler cereyan ettiği sırada çeşitli istikametlerde faaliyetlerini geliştirmekte idiler. Nikephoris bunlardan Kappadokia’da kalabalık bir kuvvetin başında bulunan Artuk Bey ile temas kurarak, onu Urselius üzerine yürümeğe razı etti.
İmparator olmak hülyalarını besleyen Frank kumandanı İstanbul’u zaptetmek hazırlıklarını tamamlamak üzere Bithynia’da (İzmit havâlisi) Sophon (Sapanca) dağına dönmüş ve ordugâh kurmuştu. Artuk Bey sür’atli bir yürüyüşle Bithynia’ya yollandı ve ansızın Sophon’daki Frank ordugâhını bastı. Urselius bütün kuvvetlerini savaşa soktu. Türkler ok yağmuru ile mukabele etmekle beraber düşmanın tâkibini mümkün kılacak şekilde gerilemeğe başladılar. Frank, çekilen kuvvetleri yakından takibe koyuldu. Halbuki baskın yapanlar az sayıda olup Türk ordusunun öncüleri idi. Büyük kısmı Artuk Bey tarafından geçit yerlerinde, boğazlara yerleştirilmiş, stratejik noktalar tutulmuş, ayrıca bir müfreze de Urselius’un ric’at hattını kesmeğe memur edilmişti.

Gerileyen öncüler düşmanı ana çember içine çekmeğe muvaffak oldular, öyle ki, tâkip esnasında hayli zayiat vermiş olan Urselius ile, yanından ayırmadığı, İoannes Dukas dört taraftan sarılmış olduklarını anladılar; kaçmağa imkân bulamadıklarından yakalandılar; askerleri dağıldı. O devrin Bizans tarihçisi Attaleiates’e bakılırsa 100 binden fazla Türk bu savaş münasebetiyle İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yayılmıştı.

Esirler Phrykia’ya (Eskişehir bölgesine) götürüldü. Artuk Bey onları fidyeleri karşılığında az sonra serbest bıraktı. Fidyesi imparator tarafından ödenen İoannes Dukas İstanbul’a döndü. Karısı tarafından kurtarılan Urselius ise, Armeniak teminde (Amasya bölgesinde) topladığı kuvvetlerle Amasya, Niksar bölgesini tekrar tahribe başladı, üzerine gönderilen Nikephoros Palaiologos kumandasındaki Bizans ordusunu parça parça etti. Durum yeniden ciddileşiyordu. Bizans orduları kâh Selçuklular, kâh âsi Franklar tarafından boyuna bozguna uğratılmakda idiler. Onun için ne sarayın, ne de ahalinin asker ve kumandanlara güvenleri kalmıştı. Yalnız İmparator Mikhael bunlar arasında birini seçmek, doğudaki topraklarının korunması vazifesi ile doğu orduları kumandanlığını ona vermek ferasetini gösterdi. Bu zat o zaman henüz yirmi yaşında bulunan ve yukarıda adı geçen zeki ve siyasette pek mahir Aleksios Komnenos idi.

Aleksios’un Anadolu’ya görünmesi ve aynı zamanda âsilerin yaptıkları tahrip, zulüm ve tazyik dolayısiyle gelir kaynaklarının tükenmesi üzerine Urselius, Türkler’e yanaşmak zamanının geldiğini düşündü. “Asya’daki bütün Grek topraklarına hâkim olmak için” Türkler’le işbirliği yapmak, Türkler’den yardım koparmak gayesiyle o civarda, yâni Amasya yakınlarında bulunan Tutak’ın yanına gitti. Urselius’a bağlı birliklerin Türk kuvvetlerine katılmasına karar verildi. Fakat bu anlaşmadan doğacak büyük tehlikeyi sezen Aleksios, karşı siyâsî taarruza geçmekte gecikmedi.

O da, Urselius gibi, Tutak’a başvurdu. Aleksios, Tutak’ı zengin hediyelerle peşinen memnun ettikten sonra, temsici olarak gönderilen Türk subayına şöyle diyordu: “Urselius imparatorun olduğu kadar Sultanın (Melikşah) da düşmanıdır. Her iki tarafa çok kötülükler yapmıştır. Şu anda kollarınız arasına atılması korkudan ileri geliyor. Sizinle yaptığı ittifakla hiyanet fırsatını beklemek üzere zaman kazanmak istiyor. Kumandanınız Tutak onu bize teslim ettiği takdirde üç büyük fayda sağlamış olacaktır.

Arzu ettiği kadar para, Bizans imparatorunun teveccühü, her iki memleketi tahrip için bu ölçüde kuvvet toplayabilen bir düşmandan kurtuluş!” Tutak bu fikri mülâyim buldu, yanında olan Urselius’u tutuklu olarak Amasya’ya Aleksios’un yanına gönderdi. Aleksios onu İstanbul’a götürürken Paphlagonia (Kastamonu bölgesi)’nda, başka bir Türk pususundan kurtulduktan sonra, Karadeniz Ereğlisi’nde yine Türk müfrezeleriyle mücadele zorunda kalmıştı. Anlaşıldığı üzere, bu tarihlerde Kastamonu bölgesi sahillere kadar Türkler tarafından istilâ edilmekte idi.

Bu sıralarda Kutalmış oğlu Süleymanşah Kilikya (Adana havâlisi) bölgesini fetih ile meşguldü. Bizans imparatorluğunun her tarafında olduğu gibi, burada da karışıklık hüküm sürmekte idi.
Doğu Roma imparatorluğunun İberia ve Mesopotamia temlerindeki Ermeniler yavaş yavaş Fırat’ın batısına geçmeğe başlamışlar ve buralarda koloniler vücuda getirmişlerdi. Malatya’dan Sivas’a kadar olan sahada da dağlarda çobanlıkla geçinen Pavlikyanlar mühim yer tutuyorlardı. Bir aralık hâkimiyet dâvasına girişen bir Pavlikan şefi bile zuhur etmiş ise de, işgal ettiği yerler eski Vaspuragan kralı Senekherim’in, sonra da eski Kars kralı Gagig’in idaresine geçmişti.

Ermeniler’in müdafaasını üzerine alan, fakat onları Gregoryen mezhebinde oldukları için, sıkı dinî tâkibata uğratan Bizans’ın Selçuklu hamleleri karşısında boyuna gerilemesi Ermeni sahalarının kolayca Türkler’e intikalini mümkün kılmış, hele Grek müdafaasının savaşından sonra tamamiyle çözülüşü, Kilikia ovasına, Maraş, Tarsus, Delûk (Ayıntab) ve Urfa’ya kaçan Ermeniler’in büsbütün kendi başlarına bırakılmasına sebep olmuştu. Türk akınları neticesinde bu bölge Bizans’tan ayrıldığı zaman Ermeniler’in yer yer kümelenerek küçük prenslikler kurdukları görülüyor ki, Ruben sülâlesinin kurucusu Ruben; Hetum hânedanının atası Oşin gibi şefler arasında en mühimi olan Philaretos Brakhamios bizi yakından ilgilendirmektedir.

Philaretos Bizans hizmetinde bulunmuş ve savaşı esnasında Palu (Romanapolis)’daki Bizans kuvvetlerine kumanda etmişti. Diogenes’in düşmesi üzerine yeni imparatoru tanımıyarak Maraş bölgesinde bir prenslik kurmağa girişti. Başıboş, haydut, mâceracı Ermeniler’i etrafına topladıktan başka sekiz bin kadar ücretli Frank’ı da hizmetine aldı ve 20 bin kişilik bir kuvvetle Maraş havâlisine yerleşti. Ahalisinin çoğu Ermeni olan Antakya şehrine el uzatmaya başladı. Antakya Dükü İosep ölünce Philaretos bu şehri işgal için, oradaki taraftarlariyle, halkı tahrike girişti (1073).

Vaziyetin ciddileşmesi üzerine İmparator Mikhael, İzak Komnenos’u vâlilikle Antakya’ya gönderdi. İzak, karışıklıklarda eli olduğundan şüphelendiği patrik Aemilianus’u İstanbul’a yollamakla duruma kısmen hâkim oldu ise de, galeyanı tamamiyle söndürememişti. Şehrin muhafızları, yeniden ayaklanan ahali tarafından öldürüldüler. İşte o zaman Süleymanşah’ın, karargâhı Birecik’ten hareketle Antakya istikametinde yürüdüğü görülüyor. İzak Süleymanşah’ı durdurmak için, eniştesi Konstantinos ile birlikte karşı çıktı. Muharebede Konstantinos telef oldu, İzak yaralı olarak esir edildi ve sonra Antakyalı’ların verdiği yirmi bin altın fidye karşılığında serbest bırakıldı.

Süleymanşah bu münasebetle daha güneye inmiş, Mirdâsî Nasr b. Mahmûd’un hâkimiyetindeki Haleb’i kuşatmış, fakar Nasr esasen Sultan Melikşah’ın tâbilerinden olduğunu bildirerek muhasarayı kaldırtmağa muvaffak olmuştu (1074).

Bu yıllardan itibaren Bizans bütün dikkatini Balkanlar’a çevirmeğe mecbur kaldı. İmparatorluğun Avrupa parçasına arka arkaya patlak veren isyan ve ihtilâller: 1074′de Bulgar ayaklanması, 1075′de Nestor isyanı, 1076′da salgın hastalık ve büyük açlık, 1077′de Nikephoros Bryennios’un isyan ederek birçok yerleri ele geçirmesi ve imparator ilân edilerek İstanbul kapılarına dayanması, devletin bekasını tehdit edecek kadar ağırlık göstermişti.

Durumdan faydalanan Türkler Anadolu’yu işgale devam ettiler: 1074′den itibaren Yeşilırmak ve Kelkit havzasını Artuk Bey’in feth ettiği tahmin edildiği gibi, Şarkî Karahisar ile Erzincan ve Divriği havalisinin Mengücük tarafından, şehri hariç Erzurum ile Çoruh bölgesinin Ebu’l-Kasım tarafından zaptedildiği anlaşılmaktadır. Artuk Bey Sivas, Tokat ve Çorum havalisini de aldıktan sonra, Sultan Melikşah’ın emriyle, gördüğümüz gibi, el-Ahsâ bölgesine gitmek üzere 1077′de Anadolu’dan ayrılmıştı.
Bu sene Artuk Bey’in yerine gelerek fütûhata başlamış olması kuvvetle muhtemel olan Danişmend, Niksar havalisi ile aşağı Yeşilırmak bölgesini, yani Amasya ve civarını sahile kadar açmıştır. Diğer taraftan Gümüştegin adında bir başbuğ Nizib, Âmid ve Urfa civarında Grek ordularını mağlûp ediyordu ki, bunun Melikşah’ın kumandanlarından Gümüş-tegin Candar olması muhtemeldir. Yine bu sıralarda Phrykja şehirleriyle beraber Alaşehir de feth edilmiş olup Ege sahillerinde de Türkler görünmeğe başlamışlardı. Milet yakınında Latros tepesindeki manastır Türkler yüzünden terk edilmişti.

Bizans imparatorunun Balkanlar’daki başarısızlıkları da Anadolu’da tesirini göstermekte gecikmedi. Mesopotamia (güney Fırat bölgesi) müstesna diğer yerlerdeki Grek kumandanları dağılmış olduğu için Anadolu’da muntazam Bizans ordusu hemen hemen yok gibi idi. O devir Grek tarihçisi Attaleitas’a göre, gerçekten bu kıt’ada “hareket hâlinde bir askerî kuvvet artık mevcut değildi”. Anatolik (Konya bölgesi) teminin kumandanı General N. Botaniates fırsattan faydalanarak âciz imparator Mikhael VII. ile onun haris nâzırı Nikephoris’e karşı yürümeyi tasarladı, propagandaya başladı. İstanbul’da halktan, hattâ senato üyelerinden ve din adamlarından hayli taraftar kazandı.

General Botaniates işlerini ilerlettiği sıralarda kurnaz Nikephoris, gizli faaliyetten haberi olmamakla beraber, şüpheli gözle baktığı Botaniates’i ortadan kaldırmak tedbirlerini aramıyor değildi. Bu maksatla yine Türkler’e başvurdu ve onun yakalanıp bertaraf edilmesi hususunda Süleymanşah ile bir anlaşma yaptı. O zaman Martavkosta adlı Bizans vâlisinin elinden Konya’yı almış, arkasından o civardaki Gevele kalesini Romanos Makri’den zaptetmiş (1077) ve Batı Anadolu’nun mühim şehirlerini fethe girişmiş olan Süleymanşah Botaniates’in İstanbul’a giderken geçmesi muhtemel yol ve geçitleri tuttu. Âsi general, bunun üzerine Kütahya (Kotyaion)’dan itibaren, ana yolları terk ederek, dolaşık dağ patikalarından sür’atle Sakarya kenarına, oradan da İznik (Nikaia)’e ilerledi.

Türk öncüleri İznik yakınında ona yetiştiler ve büyük ordu gelinceye kadar oyalama savaşına giriştiler. İki kuvvet arasında ezilmek tehlikesine mâruz kalan Botaniates için bizzat Süleymanşah’a başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Anadolu’yu fethe memur Türk kuvvetlerinin başbuğu Süleymanşah için hasım tarafın yuvarlanmakta olduğu bâdireden faydalanmak kadar tabii bir şey olamazdı. Bizans idarecilerinin birbirleriyle mücadelelerini körüklemek, düşman ordusunun içinde bocaladığı perişanlığı arttırmak lâzımdı. Süleymanşah da kâh ihtilâlcilere, kâh iktidara yardım elini uzatarak, bu vazifesine devam ediyordu.

Bu itibarla Botaniates’in aracı olarak gönderdiği Khrisoskul’a iyi yüz göstermekte gecikmedi. Âsi generalin serbestçe İstanbul’a yürümesine müsaade ettikten başka, ayrıca, bu yürüyüşü emniyete almak için, ona kuvvetli bir Türk müfrezesi de verdi. Botaniates İznik üzerinden Bizans başkentine doğru ilerledi. Bu haber üzerine patrik Aemilianus’un tahriki ile Ayasofya’da başlayan ihtilâl hareketi bütün İstanbul’u sardı. Nikephoris kaçtı. İmparator Mikhael ise kardeşi Konstantinos lehine tahttan çekilmekle canını kurtarmak kaygusunda idi. Fakat Konstantinos bunu kabûl etmemiş, Aleksios Komnenos ile birlikte, Kadıköy (Khalkedon)’de bekleyen Botaniates’e katılmıştı. Bizans İmparatorluğu’nun, İstanbul’da giyecek adam bulunmadığı için, ortada kalan tâcı, Boğaziçi kıyılarına kadar Türk himayesinde gelen Nikephoros Botaniates’in başına kondu (3 nisan 1078).



Böylece Türkler İzmit başta olmak üzere Btihynia kıt’asını işgalleri altına aldılar. Bizans tarihçisi -I. Komnenos’un kızı- Anna Komnena’ya göre bu sırada Karadeniz ile Çanakkale Boğazı, Ege denizi, Akdeniz, Antalya Körfezi ve Adana arasındaki bütün Anadolu, Selçuklu hâkimiyetine girmiş bulunuyordu. Türk kuvvetlerinin bir kısmı garnizonlar kurarak yerleşmişlerdi.
İstanbul’da yeni imparatorun tâç giymesiyle Bizans’ın dertleri sona ermedi. 1077′de kendini imparator ilân edip Balkanlar’ın altını üstüne getirmekle meşgul general N. Bryennios ile uğraşmak lâzım geldi. Gariptir ki, Anadolu’da Botaniates’e yardım eden Selçuklu Türkleri’ne karşılık, Rumeli’de Bryennios’un dayandığı başlıca kuvvetler de Peçenek Türkleri olmuştu. 1050′de Edirne‘yi kuşatıp Trakya’da baskılarını arttırmış olan Peçenekler, Anadolu’daki soydaşları gibi, Bizans’ın durumundan faydalanıyorlar ve bu devletin iç işlerine karışıyorlardı. N. Bryennios’un ordusunda mühim miktarda Peçenek savaşçısından başka, “Türkler” (Türkmenler) de vardı.

Âsiye karşı İstanbul’dan Aleksios gönderildi. Fakat Bizans askerlerine güvenmeyen imparator Botaniates, koruyucusu Kutalmışoğullarından icabında yeni yardımlar sağlamaya muvaffak olmuştu. Aleksios ile Bryennios arasındaki Calabria savaşında Bizanslılar bozuldu ise de tam zamanında yetişen Süleymanşah kuvvetleri harp tâlihini değiştirdi. Selçuklu süvarileri üç koldan ileri atılarak Bryennios’u esir ettiler.

Görüldüğü üzere, Anadolu’dan ve Balkanlar’dan ayrı ayrı ağır Türk baskısına maruz kalmış olan Bizans âdeta ihtilâç içinde sarsılıyordu. Halbuki Avrupa, Bizans’ın bu hâle uğrayacağını çoktan sezmişti. Daha savaşını müteakip Türkler’in engelsiz bir şekilde Anadolu’ya girmelerinin Hıristiyanlık bakımından neticelerini hassasiyetle kavrayan VII. Papa Gregorius 9 temmuz 1073′de Bizans imparatoruna yazdığı bir mektupta Ortodoks ve Katolik kiliselerinin anlaşması zamanının geldiğini bildiriyor ve Mikhael’in müsait davranması üzerine bütün hıristiyanlara hitaben 2 şubat ve 1 mart 1074 tarihli meşhur mektuplarını neşrediyordu.

Gregorius, Haçlı seferlerinin ilk alârmı sayılan bu dâvetinde Türkler’in “tehlikeli” ilerleyişini açıkladıktan ve İslâmların hıristiyanları “koyun sürüleri gibi boğazladıklarını” şiddetli bir dille iddia ettikten sonra, din kardeşlerini kurtarmak üzere, Türkler’e karşı Grek imparatorluğunun yardımına koşmak lüzumunu ilân ediyordu. Bu alârm Papa ile Roma-Germen imparatoru IV. Henri arasındaki anlaşmazlık yüzünden o sırada bir tesir yaratamamıştı.

Bryennios meselesi cereyan ettiği sıralarda Süleymanşah ve dâimâ beraber çalıştıkları kardeşi Mansur artık kendilerini Boğaziçi’ne kadar Anadolu’nun sahibi sayıyorlar ve fütûhatı tamamlamak üzere maiyetlerindeki Türkmen bey ve reislerini, karargâh yaptıkları Kütahya civarından, batı ve kuzey Anadolu’ya gönderiyorlardı. Bu esnada Sultan Melikşah’ın müdahalesini gerektiren bir hâdise oldu: Başkanlık dâvası yüzünden Kutalmış-oğulları’nın birbirleriyle arası açıldı. Mağlûp olan Mansur İstanbul’a kaçtı.

Süleymanşah’dan durumu öğrenen Melikşah Bizans’a bir elçi göndererek kaçağın teslimini istedi. Fakat o günlerde Mansur Anadolu’ya dönmüş, kardeşi ile yeniden mücadeleye başlamıştı. Sultan, kardeş nizalarına son vermek üzere, meşhur kumandanlarından Porsuk’u Anadolu’ya yolladı ve savaşta Mansur öldü. Münazaa bittiği zaman, Suriye meliki Tutuş’un maiyetine katılan Türkmen beyleri müstesna, Anadolu’daki Türkmen boyları Süleymanşah’ın emrine girmiş ve o, bilhassa Melikşah tarafından kendisine Anadolu “emirliği” menşuru verildikten sonra, Anadolu’nun tek hâkimi olmuştur. Abbasî halifesi de Süleymanşah’a sancak ve hil’at göndermiş, ona “Nâsır’üd-devle Ebu’l-fevâris” lâkabını vermişti. Süleymanşah müslüman olmayan yerlerde fütûhat yaptığından dolayı Gazi ünvanını da almıştı.

Bu suretle bütün kıt’anın hâkimiyetini elinde toplayan Nâsır’üd-devle Ebu’l-fevâris Gâzi Süleymanşah, fütûhatını bir taraftan Karadeniz kıyılarına, öte taraftan Akdeniz ve Eğe denizine doğru tek elden, sistemli ve daha hızla, genişletmeğe başladı. Bizans ise hâlâ birbirini takip eden isyanlar içinde idi. General Basilakis ayaklanmış, bunun Vardar muharebesinde Aleksios tarafından yakalanarak gözlerinin oyulmasından sonra, Anadolu cihetinde General Kostantinos Dukas kendini imparator ilân ederek isyan bayrağını açmıştı. İmparator Botaniates’in para ve vaadlerle bu isyanı da zararsız hâle getirmesini müteakip patlak veren N. Melissenos ihtilâli Türkler’in Marmara sahillerine kadar Anadolu’da kolayca yerleşmelerini mümkün kıldı.
General Melissenos o zaman Ege denizi kıyılarına kadar ilerleyen Türkler’in yardımı ile imparator olmağa karar vermişti. Küçük Asya’nın henüz Selçuklular tarafından işgal edilmemiş kale ve şehirlerini dolaştı. Fakat Melissenos bu propaganda seyahatini Türk müfrezeleri himayesinde yaptığı için, hiçbir mukavemete cesaret gösteremeyen bu memleketlerde otomatik olarak Türkler yerleşiyorlardı. Böylece bütün Galatia, Phrykia, Lydia bölgeleri (Orta ve Batı Anadolu) Türk hâkimiyetine geçmiş oldu. Türk kuvvetleriyle birlikte İznik’e de giren (1078) Melissenos İstanbul üzerine yürümeye hazırlanırken, Süleymanşah neticeyi beklemek ve icabında yardıma koşmak üzere Dorylaion (Eskişehir)’da karargâh kurmuş bulunuyordu.

Botaniates İznik’in geri alınması için Aleksios’u göndermek istedi ise de, görünüşte Melissenos’a fakat, gerçekte Türkler’e karşı açılacak seferin âkıbetini kestiren Aleksios, bu vazifeyi kabûl etmedi. Başkumandanlık, maiyetinde Georgios Palaiologos ile yeğeni Kurtius olmak üzere, nâzır Hadım İoannes’e verildi. İoannes İznik gölü (Ascanius) kenarına kadar geldi ve “Aziz Georgios” kalesini işgal etti. G. Palaiologos ile Kurtius hasım kuvvetlerin Eskişehir civarında bulunduğunu, Melissenos’la uğraşırken Türk ordusunun yetişmek ihtimâli olduğunu, buna göre iki kuvvet arasında kalarak ezilmektense önce Süleymanşah ile savaş yapılmasını teklif ettilerse de, bu tavsiyelere kulak asmayan hadım, İznik’in kuşatılması emrini verdi. Melissenos, bir hafta süren muhasara esnasında vakit kazanmak için, düşmanı oyalıyordu.

Süleymanşah’ın öncülerinin yaklaştığını öğrenen ve esasen muharebe işlerinden hiç anlamadığı nisbette korkak olan Hadım, ordunun sevk ve idaresini Palaiologos’a devretmek zorunda kaldı. Palaiologos derhal muhasarayı kaldırdı ve çekilmeğe başladı. İznik’teki Türk süvarileri kendilerini hızla tâkibe koyuldular. Süleymanşah’ın yetişmesiyle Bizans ordusunun ric’atı umumî bozgun hâlini aldı. Palaiologos, yaralı hâlde, hem müdafaa ediyor, hem de perişanlığı önlemeğe, dağılan kıt’aları toplamağa çalışıyordu; nihayet kurtardığı bir kısım kuvvetler ile hâlâ dehşet içinde titreyen başkumandanı, İstanbul’a götürmeğe muvaffak oldu.

Bu savaşın mühim neticesi, Marmara kıyılarının en büyük kalesi olup içinde Botaniates’le beraber Türk kıt’alarının 1078′den beri garnizon kurdukları tarihî İznik şehrinin kesinlikle Türler’e geçmesi olmuştur. Süleymanşah buradan artık çıkmamış, Bizans’ın merkezine doğrudan doğruya yapılacak taarruzlar için pek mükemmel bir üs teşkil eden bu kale-şehri hâkimiyeti altındaki Anadolu’nun başkenti ve ileri harekâtın mihenk noktası yapmıştır (1080).

Bu tarihten itibaren Türkler Toroslar ve Adana bölgesinden Üsküdar’a kadar bütün eyâletlerde yerleşmişlerdir ve Süleymanşah Boğaziçi’nin Anadolu sahilinde kurduğu gümrük daireleriyle Boğaz’dan gelip geçen gemilerden vergi almaktadır.
Bu hâdiselerin Uzak-Doğu’ya kadar yankılar uyandırdığı görülüyor. Hakikaten kritik anlarından birini yaşayan Bizans,Türk baskısını hafifletmek emeliyle Çin’de diplomasi faaliyeti göstermiş, Anadolu fütûhatının Büyük Sultan Melikşah’ın emriyle yapıldığını ve onun tarafından desteklenmekte olduğunu bildiği için, doğu sınırları Orta-Asya’ya dayanmış olan Selçuklu İmparatorluğu’na karşı Türkistan cihetinden harekâta teşvik etmek üzere, 1081′de kuzey Çin hükümdarı nezdine bir elçilik hey’eti göndermiştir; fakat teşebbüsten hiç bir netice çıkmamıştır.

Nikephoros Melissenos’a gelince, bu zat Türk himayesinde olarak İznik’te oturuyor ve Batı Anadolu’nun bir kısmı ismen ona tâbi bulunuyordu. Fakat az sonra Süleymanşah bu araziyi de işgal ederek onun itibârî hâkimiyetine son verdi (1081).

Üç senelik hâdiseler imparator Botaniates’in, uçuruma doğru giden Bizans’ı kurtarmak iktidarında olmadığını ispat etmişti. Onun zamanında Anadolu elden çıkmış olduktan başka, Balkanlar devamlı isyan ve ihtilâllere sahne olmakta, bunlara karşı hiçbir ciddî tedbir alınamamakta idi. Karadeniz boğazından Çanakkale boğazına kadar Marmara sahillerini ele geçiren “Cesur Süleyman”-şah’ın Kapıdağ yarımadası berzahındaki son Bizans kalesi, Kyzikos’u da zaptedip karşı sahillere atlamak üzere vaziyet aldığı 1081 yılında Bizans çeyrek yüzyıl süren uyuşukluğundan silkinir gibi oldu. Trakya ordusu tarafından imparator ilân edilerek İstanbul’da tâç giyen Aleksios Komnenos’un idareyi ele alması ile esaslı değişiklikler belirdi.

Komnenos âilesinden İzak’ın bir aralık imparator olduğunu (1057-1059 yıllarında) biliyoruz. Fakat yüz sene devam eden Komnenoslar sülâlesinin kurucusu ve ilk hakikî imparatoru sayılan Aleksios I. Komnenos Bizans’ın kurtarıcılarındandır.

Aleksios’un Batıda, İtalyan Normanları’nın başı korkunç Robert Giskard tehlikesini önlemek için aldığı çok ciddi tedbirlere karşılık, Boğaziçi’nin Anadolu sahillerine kadar sokulmuş bulunan Selçuklular’a karşı, Nikephoros Phokas ile istişareden sonra, tatbik ettiği müdafaa tarzı hayret edilecek derecede basit görünür. Robert Giskard’ı Arnavutluk kıyılarında durdurmak maksadiyle bütün Batı dünyasını yardıma çağıran Aleksios, beri tarafta Türkler’i Boğaziçi’nden uzaklaştırmak hususunda sadece barakalar şeklindeki karakol kayıkları ile iktifa etmişti.

Fakat neticede bu pek küçük ölçüdeki madafaa sisteminin büyük masraf ve emeklere bağlı ordular hazırlama ve sevkinden daha tesirli olduğu anlaşıldı. İmparator Aleksios kalabalık ve muntazam Bizans ordularının, az sayıda süvarilerden kurulu fevkalâde sür’atli ve oynak Türk kuvvetleriyle başa çıkamadığını tecrübelerine dayanarak iyi biliyordu. İmparatorun kızı, tarihçi Anna Komnena bunu, Bizans orduları kendilerini “ayaklar altında kum gibi” ezen Türkler’e karşı savaşmak cesaretini artık gösteremiyorlardı, şeklinde ifade etmektedir. Böylece, Bizans imparatoru, büyük harekât yaparak Türk ordularını kendi üzerine çekmemek, mevcut kuvvetini bir anda kırdırmamak gayesiyle, tesiri gayet dar bir sahada kalan bir nevi gerilla savaşı vermeyi tercih etmişti.

Barakalı karakol kayıkları gece karanlığında gizlice Anadolu yakası kıyılarına yanaşıyor, içlerinden çıkan Bizans’ın en cesur askerleri Khomatene’lerden (Phrykia ve Laodikia birlikleri) 8-10 kişilik gruplar Türk mevzilerine âni baskınlar veriyor ve çabucak barakalarına dönerek denize açılıyorlardı. Gecenin belirli olmayan saatlerinde, fakat günlerce devam eden bu hâl neticesinde bir iki adım gerileyen Türk kuvvetlerini bıraktıkları mevzilerde Bizanslılar yuvalar vücuda getirdiler ve pusular kurarak, tek başına veya müdafaasız yakaladıkları Türkler’i ortadan kaldırmağa başladılar; faaliyetlerini yavaş yavaş genişlettiler ve küçük Türk müfrezeleriyle çarpışmalara giriştiler.
Durum bu kadar bir gelişme kaydedince, Aleksios barakalara ellişer süvari bindirilmesini icabında derhal denize açılmak şartiyle, gündüzleri dahi mücadelelerde bulunmasını emretti. Başlangıçta hiç mühimsenmemiş, hatta Türk kuvvetlerinin takviyesine bile lüzum göstermemiş olan bu tazyik sonunda Türkler Boğaziçi’nden uzaklaşarak İzmit’e doğru çekilmişlerdi. Sonra Aleksios o zaman Kilikia cephesinde bulunan Süleymanşah’a müracaatla vergi karşılığında barış istedi. Anlaşma oldu: Kocaeli yarımadasındaki Drakon çayı iki memleket arasında sınır kabul edildi. Süleymanşah aynı zamanda imparatora yardım edecekti (1082).

Bu andlaşma Aleksios hesabına bir başarı idi. Çünkü Balkanlar’daki Norman tehlikesine karşı koyabilmek için Selçuklular tarafını emniyete almış bulunuyordu. Bundan sonra Süleymanşah andlaşma gereğince, Kamyr (Yağmur) kumandasında yedi bin kişilik Türk kuvveti göndererek Aleksios’un Normanlar’ı İtalya’ya kadar püskürtmesine yardım etti (1083). Süleymanşah, bu seneler içinde Anadolu’da ayrı noktalar hâlinde kalan Bizans kalelerinin fethi ile meşgul olmuş, bu arada Tarsus’u (1082′de), Adana, Misis, Anazarva (Ayn-ı Zarba) ile Kilikya’nın diğer bazı şehirlerini zaptetmiş (1083), Malatya’yı da haraç vermeğe mecbur tutmuştu.

Kilikia’da Philaretos tarafından bir Ermeni prensliğinin kurulduğunu yukarıda söylemiştik. Kendine Bizans’ın temsilcisi süsü vererek Grek ahaliyi memnun ederken, oralara ara sıra uğrayan Türk müfrezelerine, hediyeler takdimi ve binbir dalavere ile, bir müttefik gibi görünen mâceracı ve haşin Philaretos, Bizans ordularının dağılması ve Türkler’in başka yerlerde fazlaca meşgul olmasından faydalanarak hâkimiyet sınırlarını genişletiyordu. 1074′te Malatya’yı ele geçirmiş, sonra Palu, Harput (Khartpert), Ayn-ı Zarba, Tarsus, Misis, Elbistan, Raban, Kaysun’a hâkim olmuş, nihayet Bizans vâlisinin elinden Urfa’yı, çoğu Ermeni olan ahalisini ayaklandırarak, almıştı.

Philaretos Urfa’yı daha sonra oğlu Barsam’ın idaresine verdi ve gözlerini Antakya’ya çevirdi, 1078′e kadar burada dük bulunan İzak Komnenos yeni imparator tarafından İstanbul’a çağrılmış, yerine Ermeni senyörlerinden biri tâyin edilmişti. Bu zâtın Antakya çarşısında Grekler tarafından öldürülmesi, Philaretos’un eski hülyalarını gerçekleştirmesine vesile oldu: maktûl dükün askerleri ve ileri gelenler tarafından dâvet edildi ve şehri teslim aldı. Ancak, Türkmen kuvvetlerinin de kaynaştığı bu bölgede prenslik ve sâir gibi teşekküllere rağmen durum hiç te normal değildi.

Tarihçi Urfalı Mateos’un 1079 yılına tesadüf eden müşahedesine göre, “Tarsus, Maraş, Delûk (Ayıntab)’a kadar her tarafta karışıklık hüküm sürüyordu. Aç kalmış asiller, reisler şurada burada dolaşarak ekmek dileniyorlardı. Yollar insan ölüleri ile dolmuş, cesetler üzerine kuşlar üşüşmüştü”. Kilikya’nın fecî duruma düşmesinde bizzat Ermeniler’in büyük payı vardı. Bu bakımdan, Philaretos iyi bir örnek teşkil etmektedir. Hâkimiyet uğrunda her şeyi mübah sayan, yalnız hasımlarına değil, teb’asından olan Grekler’e, hattâ soydaşı Ermeniler’e en bayağı ve zalimâne muameleleri revâ gören ve siyaset icabettirdikçe mezhep ve din değiştiren bu adam, hiç kimse tarafından sevilmemiş, kendi yurttaşlarının ağır suçlamalarına hedef olmuş ve gaddarlığı yüzünden oğlunun bile hiyanetine uğramıştı.

O, elindeki toprakları muhafaza edebilmek için, bir taraftan Bizans İmparatoru Botaniates’e tâbiiyet arzederek Antakya düklüğü vazifesi ve Sebastos gibi ünvanlar alırken, diğer taraftan Musul ve Haleb hükümdarı Şerefü’d-devle Müslim’e, Anadolu hâkimi Süleymanşah’a, Suriye meliki Tâcü’d-Devle Tutuş’a vergiler ve hediyeler veriyor, Büyük Sultan Melikşah’a da ayrıca hediyeler ve bağlılık mektupları gönderiyordu. 1084 senesinde Urfa vâlisi olan oğlu ile arası açılmış ve Barsam yakalanarak hapsedilmişti.
Bu muameleden üzgün ve umumiyetle babasının hareketlerinden şikâyetçi olan Barsam, babasının Antakya’daki şıhnesi (vâlisi) Müslüman İsmail ile gizlice anlaşarak, Anadolu melikini bu şehri zapta dâvet etmeye karar verdi. Hapishaneden kaçtı, İznik’e gitti ve Süleymanşah’ı Antakya üzerine teşvik etti. Süleymanşah yeter miktarda kuvvetle, kimseye sezdirmemek için, yalnız geceleri ilerleyerek on iki gün içinde Antakya’ya geldi. Kararlaştırılmış noktalardan sessizce 280 kişiyi surlara çıkardı.

Ermeniler’den nefret eden ahali karşı koymayarak, Habib Neccar dağına ve iç kaleye çekildi. Philaretos’un askerleri de kaçıyorlardı. Ertesi gün beliren küçük direniş Moncukoğlu kumandasındaki kuvvetler tarafından kırıldı. Bizans’ın Suriye’deki son hristiyan kalesi olan bu mühim şehir zaptolundu (1084 aralık ayının ilk haftası). Süleymanşah halka iyi davrandı, esirleri serbest bıraktı, ahalinin malına el sürdürmedi. Meşhur Kısiyan kilisesi camie çevrilerek yüz yirmi müezzinin aynı zamanda okuduğu ezan ile ilk Cuma namazı kılındı. 12 Ocak 1085′de iç kalenin de teslim alınışından sonra, Süleymanşah Antakya’ya tâbi bulunan Ayıntab, Artah, Bagras, İskenderun, Süveydiye ve diğer kasaba ve kaleleri birer birer işgal etti. Müteakiben başarılarını Büyük Sultana müjdeledi. Melikşah’ı çok memnun eden bu zafer bütün İslâm ülkelerinde heyecanla kutlanmıştır.

Antakya’nın âkıbetini duyan Philaretos Ceyhan’da Honi’ye gitmekten başka çare bulamadı. Buradan da Poltaci (Baltacı?) tarafından kovalandığından Maraş’a iltica etti. Bir müddet sonra, 1085′de Honi, Göksun, Elbistan, Keysun ve nihayet Maraş’ı Poltaci işgal ettiği zaman Philaretos Urfa’ya oğlunun yanına gitmek zorunda kalmış, fakat kendisinden nefret eden Urfalılar’dan yüz bulamayınca, bir kaleye olsun yerleşebilmek ümidiyle Melikşah’ın yanına gitmeye karar vermişti. Başlangıçta iyi kabûl görmeyen Philaretos’a, Urfa’nın Selçuklular tarafından zaptını (Şubat 1087) müteakip ve büyük sultanın huzurunda törenle Müslüman olduktan sonra Maraş şehri verilmiştir.

Philaretos’a tâbi Harput şehri Çubuk Bey tarafından zaptolunmuş ve bu bey ayrıca Eğin, Arapkir, Çemişkezek ve Hanzid (Palu-Genç) bölgesini ele geçirmiştir.
Diğer taraftan Çankırı’yı fethetmiş olan Karategin fütûhatını sahile doğru genişleterek Sinop’u muhasara ve zaptetmişti. Efes şehri ile Ege sahilleri bölgesi Tanrıvermiş Bey’in, İzmir ve civarıyle adalardan bir kısmı Çakan Bey’in hâkimiyeti altında idi.
Böylece Süleymanşah’ın vefatından önceki günler Antakya’dan Karadeniz’e, Ege denizine ve Çanakkale’ye kadar bütün memleket -tabiatiyle bazı kalelerle sahillerdeki tahkimatlı şehirler hariç- Türk hâkimiyetine girmiş ve Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlanmıştır.



Bu sayfaya yorum yapabilirsiniz Bu sayfa yeterli değilse forumda yardım isteyin Sayfanın ayrıntıları


Wohnen & Einrichten usta-pagerank.com

Kültür Sanat Siteleri Toplist BlogArsivi Link Değişimi